Bazen “hayır” demek istediğimiz halde “tamam” deriz. Bir davranış bizi rahatsız ettiği halde konuyu açmayız. Kendi ihtiyacımızı söylemek yerine karşımızdaki kişinin ne hissedeceğini düşünürüz.
Sonra da içimizden şu sorular geçebilir:
“Bunu söylersem kırılır mı?”
“Bencil olduğumu düşünür mü?”
“Ya bana kızarsa?”
“Bu kadar küçük bir şeyi mesele etmek gereksiz mi?”
“Belki de sorun bendedir.”
Böyle durumlarda sınır koymak, yalnızca ne istediğimizi söylemek kadar basit hissettirmeyebilir. Çünkü sınır koymak bazen karşımızdaki kişinin hayal kırıklığına uğraması, bize katılmaması veya hoşumuza gitmeyen bir tepki vermesi ihtimalini de kabul etmeyi gerektirir.
Sağlıklı bir sınırın amacı diğer insanı kontrol etmek değil, kendi ihtiyaçlarımızı, sorumluluklarımızı ve kabul edebileceğimiz davranışları daha açık hale getirmektir.
İlişkilerde sınır ne demektir?
“Sınır” kelimesi bazen soğukluk, uzaklaşma veya insanları hayatımızdan çıkarmak gibi anlaşılabilir. Oysa kişilerarası sınırlar bundan çok daha gündelik bir şeyi anlatır: Nerede rahat olduğumuzu, neye ihtiyaç duyduğumuzu, hangi davranışları kabul edip etmediğimizi ve hangi sorumlulukların bize ait olduğunu fark edebilmek.
Sınırlar zamanımızla, özel alanımızla, duygularımızla, iletişim biçimimizle, fiziksel yakınlıkla, dijital hayatımızla veya ilişkide üstlendiğimiz sorumluluklarla ilgili olabilir.
“Şu anda bunu konuşmaya hazır değilim, biraz sakinleşip sonra konuşmak istiyorum.”
“Telefonumun izinsiz kontrol edilmesinden rahatsız oluyorum.”
“Bu hafta sonu gelemeyeceğim.”
“Kızgın olabilirsin ama bana hakaret edildiğinde konuşmaya devam etmeyeceğim.”
“Seni dinleyebilirim ama bu kararı senin yerine veremem.”
Bunların hiçbiri karşı tarafın ne yapacağını garanti etmez. Sınır koymak çoğu zaman karşımızdakinin davranışını kontrol etmekten ziyade, bizim bir durumda nasıl davranacağımızı açıklaştırmakla ilgilidir.
Sınır koymak ile duvar örmek aynı şey değildir
Sağlıklı ilişkilerde iki ihtiyaç aynı anda var olabilir: yakınlık kurmak ve birey olarak kalabilmek.
“Sen iyiysen ben de iyiyim.”
Kişi kendi ihtiyaçlarını sürekli geri plana atabilir, diğer kişinin duygularından aşırı derecede sorumlu hissedebilir veya “hayır” demekte zorlanabilir.
“Hem sen varsın hem ben.”
Yakınlık mümkündür; ancak iki kişinin farklı ihtiyaçları, tercihleri ve sınırları olabileceği de kabul edilir. Fikir ayrılığı ilişkinin otomatik olarak tehdit altında olduğu anlamına gelmez.
“Kimseye ihtiyacım yok.”
Kendini koruma amacıyla yakınlık, yardım isteme, duygularını paylaşma veya karşılıklı bağımlılık neredeyse tamamen reddedilebilir.
Dolayısıyla amaç ne bütün sınırları ortadan kaldırmak ne de kimsenin yaklaşamadığı duvarlar örmektir. Daha işlevsel olan, ilişkiye ve bağlama göre esneyebilen ancak kişinin kendi ihtiyaçlarını bütünüyle kaybetmediği bir denge kurabilmektir.
Peki sınır koymak neden bu kadar zor olabilir?
Bunun tek bir nedeni yoktur. Aynı davranış farklı kişilerde oldukça farklı kaygılardan kaynaklanabilir.
“Hayır dersem beni istemez” veya “Benden uzaklaşır” düşüncesi kendi ihtiyacımızı ifade etmeyi zorlaştırabilir.
Başka bir insanın hayal kırıklığını görmek bizi suçlu hissettirebilir ve başlangıçtaki kararımızdan vazgeçirebilir.
Fikir ayrılığını ilişkinin bozulmasının başlangıcı gibi algılıyorsak sessiz kalmak daha güvenli görünebilir.
Yardımseverlik ile kendi ihtiyaçlarımızı sürekli yok saymak birbirine karışabilir.
“Buna gerçekten hakkım var mı?” sorusu en basit talebi bile savunulması gereken bir şeye dönüştürebilir.
Karşımızdaki kişinin üzülmesini, kızmasını veya hayal kırıklığına uğramasını engellemek bizim görevimizmiş gibi hissedebiliriz.
Özellikle reddedilmeye karşı yüksek duyarlılık yaşayan kişiler, belirsiz kişilerarası durumları daha kolay reddedilme işareti olarak yorumlayabilir. Böyle bir durumda bir ihtiyacı dile getirmek yalnızca iletişim kurmak değil, ilişkinin devam edip etmeyeceğine dair bir risk almak gibi hissedilebilir.
Sınır koyamama nasıl bir döngüye dönüşebilir?
Kısa vadede sessiz kalmak ilişkiyi koruyormuş gibi görünebilir. Çünkü o anda tartışma çıkmaz. Fakat ihtiyaç sürekli bastırıldığında uzun vadede kırgınlığın artması, kişinin ilişkiden geri çekilmesi veya biriken öfkenin çok daha yoğun biçimde ortaya çıkması mümkündür.
Bazen çatışmadan kaçınmak ilişkiyi korumaz; yalnızca çatışmayı erteler.
Sınır koyduktan sonra suçlu hissetmek yanlış yaptığımız anlamına mı gelir?
Hayır. Bir davranışın bize rahatsız edici bir duygu yaşatması, o davranışın yanlış olduğu anlamına gelmez.
Eğer uzun zamandır insanları memnun etmeye, çatışmadan kaçınmaya veya kendi ihtiyacınızı ikinci plana koymaya alıştıysanız, ilk kez “hayır” dediğinizde suçluluk yaşamanız şaşırtıcı değildir.
Burada iki farklı soruyu ayırmak yararlı olabilir:
“Suçlu hissediyor muyum?”
Bu, şu anda yaşadığınız duyguyu tarif eder.
“Yanlış bir şey mi yaptım?”
Bunun yanıtı davranışın içeriğine, bağlama ve diğer kişinin haklarına bakılarak değerlendirilir.
Suçluluğa tahammül edebilmek bazen yeni bir sınırı sürdürebilmenin parçasıdır. Amaç suçluluğu hiç hissetmemek değil, duyguya rağmen kendi ihtiyacımızı değerlendirebilmektir.
Karşımdaki kişinin duygularından ne kadar sorumluyum?
Bir ilişkide birbirimizin duygularını önemsemek elbette değerlidir. Empati kurmak, nasıl konuştuğumuza dikkat etmek ve gereksiz yere incitici olmamak yakın ilişkilerin önemli parçalarıdır.
Fakat empati ile diğer insanın her duygusunu yönetmek aynı şey değildir.
Bir isteği reddettiğinizde karşınızdaki kişi hayal kırıklığına uğrayabilir. Bir konuda anlaşmadığınızda öfkelenebilir. Daha fazla yalnız kalmaya ihtiyaç duyduğunuzu söylediğinizde bunu sevmeyebilir.
Sizin sorumluluğunuz ihtiyacınızı mümkün olduğunca açık, saygılı ve dürüst biçimde ifade etmektir. Karşınızdaki kişinin hiçbir olumsuz duygu yaşamamasını garanti etmek ise çoğu zaman mümkün değildir.
Sınır koyarken neler yardımcı olabilir?
Sürekli rahatsızlık, kırgınlık veya yorgunluk hissediyorsanız yalnızca diğer kişinin neyi yanlış yaptığına değil, sizin hangi ihtiyacınızın karşılanmadığına da bakın.
“Beni hiç önemsemiyorsun” yerine “Konuşurken telefonla ilgilendiğinde dinlenmediğimi hissediyorum” gibi gözlenebilir davranışları tarif etmek iletişimi daha açık hale getirebilir.
Kararınızın anlaşılır olması için açıklama yapabilirsiniz. Ancak bir “hayır”ın geçerli olabilmesi için her zaman karşı tarafı tamamen ikna etmeniz gerekmez.
“Bunu yapmayacaksın” diğer kişinin davranışını kontrol etmeye çalışabilir. “Bu şekilde konuşulduğunda görüşmeye ara vereceğim” ise sizin ne yapacağınızı açıklar.
Karşınızdaki kişinin sınırınızı sevmemesi, sınırın otomatik olarak yanlış olduğu anlamına gelmez. Bazen sağlıklı bir sınır koymanın en zor kısmı, diğer kişinin memnuniyetsizliğine dayanabilmektir.
Bugün belirttiğimiz bir sınırı yarın korkudan tamamen geri çekmek hem bizim hem karşımızdaki kişinin sınırı anlamasını zorlaştırabilir. Sınırların ilişkiye ve koşullara göre esnemesi mümkündür; ancak sürekli belirsizleşmesi başka bir şeydir.
Sınır koyarken nasıl konuşulabilir?
Tek bir doğru cümle yoktur. Ancak kısa, açık ve doğrudan ifadeler çoğu zaman uzun savunmalardan daha anlaşılır olabilir.
Buradaki amaç ezberlenmiş cümleler kullanmak değil, özür dileyerek var olmak zorunda olmadığımızı hatırlamaktır.
Sınırlar ilişkideki tekrar eden döngülerle nasıl bağlantılı olabilir?
Bir ilişkide sınır güçlüğü çoğu zaman tek başına ortaya çıkmaz. Bir kişi rahatsız olduğu konuyu söylemedikçe içine kapanabilir; diğer kişi bu geri çekilmeyi ilgisizlik olarak yorumlayabilir ve daha fazla yaklaşabilir. Yaklaşma arttıkça ilk kişi daha da geri çekilebilir.
Ya da kişi uzun süre kendi ihtiyaçlarını söylemeden uyum gösterip, biriken kırgınlığı sonunda yoğun bir öfkeyle dile getirebilir. Karşı taraf da “Hiçbir sorun yoktu, bu nereden çıktı?” diye düşünebilir.
İlişkilerde benzer örüntülerin neden tekrar ettiğini daha ayrıntılı ele aldığım İlişkilerde Aynı Döngülere Neden Giriyoruz? yazısını da inceleyebilirsiniz.
Bir sınırın söylenmiş olması her zaman yeterli olmayabilir
Sağlıklı iletişim yalnızca bir kişinin ihtiyacını açıkça ifade edebilmesine değil, diğer kişinin de bu ihtiyeti ciddiye alabilmesine dayanır.
Sınırlarınız sürekli küçümseniyor, açıkça söylediğiniz “hayır”lar tekrar tekrar görmezden geliniyor, istemediğiniz davranışlar ısrarla sürdürülüyor veya sınır koyduğunuzda tehdit, aşağılama, baskı ya da cezalandırmayla karşılaşıyorsanız mesele yalnızca “daha iyi iletişim kurmak” olmayabilir.
Sağlıklı bir ilişkide anlaşmazlık olabilir. Ancak diğer kişinin sınırlarına saygı göstermek, anlaşmazlıktan farklı bir konudur.
Ne zaman profesyonel destek düşünülebilir?
Kendi ihtiyaçlarınızı ifade etmekte sürekli zorlanıyor, “hayır” dedikten sonra yoğun suçluluk yaşıyor, ilişkilerinizde hep sizin uyum sağlayan taraf olduğunuzu hissediyor veya çatışmadan kaçınmak için ihtiyaçlarınızı uzun süre bastırıyorsanız bu örüntüyü daha yakından incelemek yararlı olabilir.
Psikolojik danışma sürecinde amaç size her durumda “hayır deyin” demek değildir. Hangi ilişkilerde ve hangi durumlarda sınır koymanın zorlaştığını; bu anlarda ortaya çıkan düşünce, duygu ve korkuları; kendi ihtiyaçlarınız ile ilişkinin ihtiyaçlarını nasıl dengelediğinizi birlikte anlamak mümkündür.
Psikolojik danışmanın nasıl ilerlediği hakkında bilgi almak için Danışma Süreci sayfasını; çalıştığım diğer konular için ise Çalışma Alanlarım sayfasını inceleyebilirsiniz.
Kendi ihtiyaçlarınızı ifade etmek ilişkilerinizde sürekli zorlaşıyorsa
Sınır koymayı zorlaştıran düşünce ve duyguları, ilişkilerinizde tekrar eden örüntüleri ve daha açık iletişim kurmanın sizin için ne anlama gelebileceğini birlikte değerlendirebiliriz.
İletişime Geç →Kaynaklar
Downey, G., & Feldman, S. I. (1996). Implications of rejection sensitivity for intimate relationships. Journal of Personality and Social Psychology, 70(6), 1327–1343.
Murray, S. L., Rose, P., Bellavia, G. M., Holmes, J. G., & Kusche, A. G. (2002). When rejection stings: How self-esteem constrains relationship-enhancement processes. Journal of Personality and Social Psychology, 83(3), 556–573.
Ayduk, O., & Gyurak, A. (2008). Applying the cognitive-affective processing systems approach to conceptualizing rejection sensitivity. Social and Personality Psychology Compass.
Vorauer, J. D., & Ratner, R. K. (1996). Who's going to make the first move? Pluralistic ignorance as an impediment to relationship formation.
Bu yazı psikoeğitim amacıyla hazırlanmıştır ve bireysel değerlendirme veya psikolojik danışma hizmetinin yerini tutmaz.
